Anti-Virus

“Bu gezegendeki her memeli içgüdüsel olarak çevresi ile doğal bir denge sağlar, ama siz insanlar bunu yapmaz. Siz bir alana yerleşip çoğalırsınız, çoğalırsınız… taa ki etrafınızdaki tüm doğal kaynaklar tükeninceye kadar ve hayatta kalmanızın tek yolu da başka bir alana sıçramaktır. Dünyada bunun aynısını yapan başka bir organizma daha var. Bunun ne olduğunu biliyor musun? Virüsler. İnsanoğlu bir hastalık, bu gezegenin kanseridir!”

Kült olmuş “Matrix” filminde beni en çok etkileyen, hatta derinden sarsan cümle bu olmuştu. Belki de sinema tarihinin en “çevreci” repliklerinden biri olabilir. İşin acı tarafı, her cümlesi doğru olan bir repliktir bu.

O zaman bir soru daha soralım “İnsanoğlunu şu anda dünyadan çekip alalım… Gezegende ne değişirdi?”

Değişen çok bir şey olmadığını görüyoruz galiba? Aslında insanoğlundan geriye kalan güzelliklerin (tarihi binalar, araçlar vs vs) gezegenin geride kalanına hiçbir faydası olmadığını, sadece insanoğlunun kendi eserleri ile övünmesini sağladığını farkettim ben. Ama kalan petrol rafinerileri, nükleer santraller, fabrikalar vs vs insanlar tarafından kontrol edilmediği için çevreye zarar verecekler. Binlerce canlının daha ölmesine yol açacaklar. Pandaların da neslinin tükenmesinin doğaya bir zararı olmamakla birlikte, pandalardan geriye kalanların doğanın dengesini bozacağı da söylenemez. Bu durumda ortaya çıkan ise tam bir ironidir, zira insanoğlu kendini yüzyıllardır “dünyanın efendisi” ilan etmiştir, oysa bu efendinin tamamen ortadan kaybolması üzerinde yaşadığı dünya için bir kayıp sayılmamaktadır.

Virüslerle ilgili tek bir gerçek vardır: onları engellemenin en iyi yolu, bağışıklık geliştirmeye yarayan aşıdır. Hayatın ironisi tam bu noktada tekrar devreye girer: insanoğlu kendi yaptıklarından o kadar zarar görmeye başlar ki, kendi aşısını da kendi geliştirmeye başlar.

The Futurist dergisinin Eylül-Ekim 2010 sayısına yazan Pavlina Ilieva ve Kuo Pao Lian, kendi kendine yeten şehirleri anlatmışlar. Yani sürekli etrafa virütik şekilde sıçramayan bir insan-şehri modeli. Sakın aklınıza İstanbul’da apartmanların bahçesinde otlayan inekler gelmesin… Bu hayale ulaşmak için gayet mantıklı 3 yol önermişler:

1. dünyayı ve gökyüzünü tekrar birleştirin: doğanın dünyaya verdiklerini ziyan etmeyin. Özellikle büyük şehirlerdeki beton kaldırımlar ve yollar yüzünden, yağmur suyu toprağın altına ulaşamamakta ve bu durum su rezervini olumsuz etkilemekte. Çözüm örneği: Lafarge Dalsan Alçı Fabrikası özel yapıdaki çatısı sayesinde, tesisin su ihtiyacını yamur suyundan karşılayabilmekte. Bu bilinci Marmara Bölgesindeki tüm endüstriyel tesislere yerleştirdiğimiz durumda, “ne yani o zaman kaldırım yapmayalım da çamurda mı yürüyelim?” diye endişelenmemize gerek kalmıyor. Zira kaldırımlarla doğadan aldığımızı, bu tesislerle bir nevi ona geri veriyoruz. Döngü sağlanıyor.

2. tohum atın ve güç verin: enerjide yeni bir sosyal, ekonomik ve çevreci altyapı oluştururken, bunun aynı kooperatifler gibi güçlerin birleşiminden olmasını sağlamakla ilgilidir. 500 kw altında lisans gerektirmeyen şebeke destekli güneş ve rüzgar enerjisi sistemleri kurmak, buna en güzel örnek oluşturmakta. Almanya ve İspanya’daki “bin çatı projeleri”ne seneledir gıpta ile bakmakta idik. Yakın zamanda çıkan yönetmeliklerle artık Türkiye’de de mümkün olabilecek güneş enerjisi projeleri sayesinde yazlıklar, fabrikalar ortak tüketime kendi ürettikleri ile destek olabilecekler. Büyük santraller yerine daha “kominal” yapıdaki ufak uygulamalar kendine yeten şehirler için ideal çözümdür.

3. besle ve büyüt: kendi bölgesindeki kaynaklardan da sonuna kadar faydalanan lokal yapılar ile devlet arasında yürütülen projelerdir. Kabul etmeliyiz ki ülkemzdeki her coğrafi bölgenin ekonomik ve sosyolojik yapısı farklıdır. Nüfus yoğun bölgelerden korkmak yerine, nüfusu azalan bölgelerde tarımı teşvik etmek daha akılcı bir yöntemdir. Geliri düşük bölgelere sürekli devlet desteği vermek yerine, bu bölgelerin nasıl kendine yeter hale geleceğini kendilerine planlatmak daha akılcı bir yöntemdir.

İnsanoğlu sürekli tüketen bir virüs değil, kendine yeten ve üreten bir “gezegendaş” olmayı başardığı zaman, tarih Matrix filmindeki Ajan Smith’i haksız çıkaracaktır.

Yazar
Senem Gençer, Alternatif Enerji

About author

Senem Gençer
Senem Gençer 761 posts

Alternatifenerji.com’un kurucu ortaklarından biri ve CEO’su olan Gençer, 1971 yılında Diyarbakır’da doğdu. 1993 yılında ODTÜ İşletmeyi bitirdikten sonra, Johnson & Johnson Medical ve Yeni Zelanda Büyükelçiliği gibi farklı kurumlarda çalıştı. 2007 yılında güneş enerjisi ve LED aydınlatma konularında halen çalışmakta olan Ekogüneş’i ve Türkiye’nin ilk online solar ürün satış sitesi olan www.ekogunes.com’u kurdu. Gençer, aynı zamanda Güneş Enerjisi ve Sanayicileri Derneği GENSED’in kurucu üyelerindendir.

You might also like

Köşe Yazıları

Yabancı Enerji Kredilerinde Aranan Koşullar ve Maliyetleri

Avrupa Yatırım Bankası Gibi Yarı Resmi Yabancı Kurumlardan Temin Edilecek Kredilerde Aranan Koşullar ve Bu Finansmanların Maliyetleri. Burada bahsettiğimiz krediler; “işletme, yatırım ve proje geliştirme” alanlarını kapsamaktadır. Yarı resmi yabancı kurumlardan kastımız

Köşe Yazıları

İlker Bilbil: ” Mis Kokulu Enerji”

Şu anda ağırlıklı doğalgaz ile ısınıyoruz. Arabalarımız hâlâ fosil yakıtlar ile çalışıyor. Beraberinde gelsin karbon salınımı ve iklim değişikliği. Türkiye’de bir restoran sahibi yaşarmış. Karakış günü, restoranın bahçesindeki her masanın

Köşe Yazıları

“Karadeniz Bile En Az Almanya Kadar Güneşlidir”

Karadeniz Teknik Üniversitesi (Ktü) Mühendislik Fakültesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Altaş, AA muhabiri Tuğba Yardımcı’ya yaptığı açıklamada, Doğu Karadeniz’in Türkiye’nin en az güneş alan yöresi olduğunu, bu nedenle

0 Comments

No Comments Yet!

You can be first to comment this post!

Leave a Reply