Özgür Gürbüz: “Yeşil Bir Gazeteci”

Özgür Gürbüz: “Yeşil Bir Gazeteci”

Özgür Gürbüz kimdir? Mesela istediği üniversite ve bölümde okudu mu? Nerelerde çalıştı neler yaptı bugüne kadar?

Babam benim eczacı olmamı istedi o yüzden işletme okudum. Çocukluk hayalim ise yazar olmaktı. Gazeteciliğe başlayınca zaten yazma işi, para kazanmanın önüne geçti. Bugünlerde herkese para kazanması, doğaya, kendinden güçsüzlere hükmetmesi öğretiliyor. Politikacıların söylemleri şiddet dolu, yalan söylemek günlük hayatın bir parçası gibi. Ben aksi istikamette yol almaya çalışıyorum. 1995 yılında nükleer santral planına karşı Mersin’de 170 km geri geri yürümüştüm, o yürüyüş bir anlamda devam ediyor. Planlı çalışmayı, araştırmayı seviyorum, işkolik sayılabilirim. İnsan merkezli düşünmek istemiyorum, ilkelerimden taviz vermemeye, hâlâ  “adam gibi” gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Garip biriyim herhalde. Benden istemediğim şeyleri yazmamı ya da yapmamı istediklerinde işi bırakıp gidiyorum örneğin. Normal değil.

İş konusu ise oldukça uzun bir hikâye. Nükleer karşıtı eylemler enerji ve çevre konularına ilgi duymama neden oldu. 1996’da Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans konumu “yeşil pazarlama” olarak seçtiğimde, bana, “o ne” diye soruyorlardı. Anneler çocukların eylemlere gitmesini sevmez, benim ise bu eylemler gözlerimi açtı. Gerçi, tez konumu daha sonra değiştirip enerjiyle ilgili bir konu seçtim ama bu tercih yeşil ekonomiyle erkenden haşır neşir olmaya başlamama neden oldu. Sokakta çevre gazetesi satıp, imza toplayarak işe başladım. İngilizcemi ilerletmek için Yeni Yüzyıl’da biriktirdiğim parayla İngiltere’ye gittim. Orada bulaşıkçılıktan, dondurma külahı fabrikalarına kadar birçok işte çalıştım. Bir ara, sabah sekizden dörde kadar bir fabrikada, öğleden sonra altıdan on bire kadar da bir başka fabrikada çalışıyordum. Oxford Brookes Üniversitesi’nde yaptığım yüksek lisans için para biriktirmem gerekiyordu. İngiltere’deki en son işim Sony’nin dağıtım ünitesinde koordinatörlüktü. Sendika temsilcisi olmam bile istendi. Irak işgali sürecinde o ülkede yaşadıklarım beni İngiltere’den soğuttu. O sırada Greenpeace Akdeniz Ofisi Enerji Kampanyası Sorumlusu arıyordu; işe kabul edilince bir ay içinde ülkeye geri döndüm. İş hayatımın gazetecilik tarafı ise daha renkli. Milliyet, Yön Radyo, Yeni Yüzyıl, Liberal Bakış, Yeni Aktüel, Global Enerji, Referans, Sabah, Haberturk ve Çin Uluslararası Radyosu’nun Pekin’deki merkezinde ve daha pek çok yerde çalıştım. STK ve şirketlere enerji danışmanlığı da yaptım.

Birçok tartışma günümüzde artık internet ortamında yapılıyor, bu ortamlarda yazanların gerçek hayatta neler yaptığını çoğumuz merak ediyoruz. Şu anda yaptığınız profesyonel iş(ler) nedir? Temiz enerjiyi savunmak veya ekoloji size para kazandırıyor mu?

Şu anda Heinrich Böll Stiftung Derneği’nde proje koordinatörü olarak çalışıyorum. Medyada rahat edemeyince uzak durmaya karar verdim. Uzaktayım ama bir günlük gazeteye ve internet sitesine düzenli yazı yazıyorum. Hayatım zaten yazmakla geçiyor. İkinci kitabımı bitirmek için yeniden hazırlıklara başladım. Temiz enerjiyi savunmak bana para kazandırıyor dersem yanlış olur. Herhalde tam tersi. Enerji konusunu biraz olsun bilmem bile gazetelerde başıma hep iş açtı. Yönlendirilmiş haberler yapmayı reddettim. Doğruları yazdığım haberlere bile taraflı olduğumu düşünerek inanmadılar. Referans’ta çalışırken, “Bir kaza olacaksa bu Japonya’da olacak derdim”, nükleer karşıtı der geçerlerdi. Bunu söylüyordum çünkü Japonya’da çok sık kaza ve sızıntılar meydana geliyordu. Hâlbuki haber yaparken politik tercihlerimi hep bir kenara bıraktım. Nükleer enerjiye karşıyım. Tehlikeli, pahalı ve anti-demokratik bir tercih olduğunu söylüyorum. Buna rağmen nükleer enerjiyi savunan birçok kişiyle onlarca söyleşi yaptım, haberlerini yaptım. Bir kez olsun yazdıklarım tekzip edilmedi. Sadece nükleer enerji değil, bunca yıllık gazetecilik hayatımda bir tane bile tekzip gelmemiş. İzninizle bir örnek daha vereyim. Çernobil kazasının 20. yılında, Kiev’deki uluslararası konferansta nükleer enerjinin ekonomisi üzerine konuşma yapmak üzere çağrıldığım sırada Türkiye’de kw ile kws’i ayıramayan editörler, anlayamadıkları haberlerimi makaslamaya çalışıyorlardı. Türkiye’de konusunda uzman bir gazeteci olmak çok zor.

Son zamanlarda sizi bilhassa nükleer karşıtı yazıların yazarı olarak görüyoruz. Neden nükleer enerji?

Neden nükleere hayır dediğimi soruyorsunuz sanırım. Onlarca neden sayabilirim ama birkaç tanesiyle yetinelim. Nükleer enerji bana hayır diyor. Anti-demokratik bir tercih. Dört yıllığına iktidara gelen bir hükümet 240 bin yıl radyoaktif kalacak atıklar bırakacak bir teknolojiyi bana dayatıyor. Ben kimseye 240 bin yıl için oy vermedim ki? Pahalı, bunu sadece ben söylemiyorum. Birkaç gün önce Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Exelon şirketinin CEO’su John Rowe, ABD’de nükleer rönesansın sınırlarının teknolojik değil ekonomik nedenlerden kaynaklandığını söyledi. Exelon’u 17 reaktörü var, ürettiği elektriğin yüzde 93’ü nükleer santrallerde üretiliyor. Bu firmanın CEO’su nükleer pahalı diyor, bizim bakanlar ucuz! Kime inanmalı? Zaten Rus şirketiyle yapılan anlaşmada alım garantisi olarak verilen 12,35 centlik rakam bile nükleerin pahalı olduğunu bize gösterdi. Bunu sadece ben bilmiyorum ama yazan birkaç kişiden biriyim. Beni, son yıllarda nükleer enerjiyle ilgili daha çok yazı yazmaya iten neden de bu. Büyük paralar dönüyor, hükümet bastırıyor, o yüzden de ana akım medya suskun. Demek ki nükleer enerji hakkında daha fazla yazmalıyım. Gazeteci bunun için var. Konuşulmayanı konuşmak için. Sadece yazı da yazmıyorum, panellere katılıyorum, konferanslar veriyorum. Normal bir ülkede olması gerekeni istiyorum. Hükümetten bir yetkilinin, tercihen Enerji Bakanı’nın bu yazdıklarıma yanıt vermesini, nükleer enerji konusunu tartışmasını. Bu gerçekleşene kadar da “radyasyonlu” yazılar yazmaya devam edeceğim. Gazeteci olarak üzerime düşen bu. Halkı bilgilendirmek, halkın aklındaki soruları yöneticilere sormak, sorgulamak.

Türkiye’de özel sektörün enerji konusunda faaliyet göstermesi çok yeni. Hala devletin egemenliğinde olan bu sektörün bugünkü görünümü sizce nasıl?

Ekolojik sorunları çok önemsediğim ve kapitalizmi de bu sorunların bir numaralı nedeni olarak gördüğüm için serbest piyasaya çok sıcak bakmıyorum. Buna rağmen, bir ekonomist, gazeteci gözüyle değerlendirme yapmak zorundayım. Öncelikle Türkiye’de kurgulanmaya çalışılan serbest piyasa çok sancılı. Elektrik piyasasını ele alalım. Bir yandan devletin elindeki termik santraller özelleştiriliyor, öte yandan devlet teşvikiyle, alım garantileriyle nükleer santraller yapılmaya çalışılıyor. Kömür santralleri saldıkları karbon emisyonları için tek bir kuruş bedel ödemezken, rüzgâr, güneş ve biyokütle gibi temiz enerji kaynakları, çevreyi kirletmemek için verdikleri çabalarının bedelini, maliyet dezavantajıyla ödüyor. Tüm dünya alım garantilerini piyasada adil bir rekabet ortamı sağlamak için kullanırken Türkiye’de bunlar yenilenebilir enerjiye verilen teşviklermiş gibi lanse ediliyor. EPDK gibi düzenleme kurullarının bakanlığa bağlanmasıyla ilgili kararnameler de bu durumun üzerine tuz-biber ekti. Adil bir rekabet ortamı yok, büyük firmaların kararlar üzerinde etkisi büyük, nükleer santral, Samsun-Ceyhan boru hattı gibi dev yatırımlar firmalara ihalesiz veriliyor. Uluslararası anlaşmalar, kanun hükmünde kararnamelerle ciddi hak ihlalleri, çevre sorunlarına davetiyeler çıkarılıyor. Denetimler, kıstaslar ve kurallar yeterli değil. Hâl böyle olunca bazı özel sektör firmaları da uygulamalarıyla başka sorunlar yaratıyorlar. Bu durumda ben size sorayım, sizce sektörün görünümü nasıl?

Tüm dünyada enerji sektörünün farklı oyuncuları arasında büyük bir lobi savaşı yaşanıyor, buna medya da dahil olmuş durumda. Dün temiz enerjiye evet pankartı ile yürüyüş yapan bilim adamı, bugün birden nükleer enerjiye mecburuz diye gazetelerde köşe yazıları yazmaya başlıyor. Bu hızlı değişimin arkasında yatan motivasyon nedir?

Bazıları gerçekten okumuyor, bilmiyor. Çok eski bilgilerle karşımıza çıkıyorlar, rüzgâr esmezse ne olur gibi. Fukuşima’da patlayan reaktörlerin yerine yenisini koymak isteseniz 10 yıla ihtiyacınız var. Siz 10 yıl elektrik üretmeyen rüzgâr santrali gördünüz mü? Bir başka motivasyon aracı da para ve mevki hayalleri olabilir. Bu gurubu hiç ciddiye almıyorum, her konuda benzerleri görülebilir. Rüzgâr santrali satan çantacılar yok mu? Bir de gerçekten okuyan, tartışmaktan zevk aldığım bilim insanları var. Nükleere inanıyorlar veya tek çare olduğunu düşünüyorlar. Onlar da resmin bütününü göremiyor. Bu kişilerin, içinde bulunduğumuz ekolojik krizden kurtulmak için başka türlü bir dünya kurulması gerektiğinin farkına vardıklarını ama buna rağmen, belki cesaretsizlikten, belki de çok fazla sıra dışı gördükleri bu düşünceyi savunmaktan çekindikleri için nükleer enerjiyle bir orta yol bulmak istediklerini düşünüyorum. Bu söylediklerim tabi Fukuşima sonrası anlamsızlaştı. Bundan sonra bir bilim insanının nükleer enerjiyi savunması kabul edilemez. Bilim insanı için yaşam önce gelir, yaşam pahasına enerji olmaz. Hele de bahsettiğimiz, nükleere muhtaç olmadığımız, bin farklı kaynaktan üretilebilecek elektrik enerjisi ise.

Türkiye’de siyaset-enerji ilişkisini bir gazeteci gözü ile yorumlasanız?

Siyaset-enerji-medya ilişkisi demek daha doğru olur. Artık bu üçlü iç içe. Başımdan geçen bir olayı yazayım, daha iyi anlaşılsın. Yatağan’da yeni bir termik santral yapılacağına dair çok da net olmayan bir bilgi geldi. Derhal yola çıktık, foto muhabiri arkadaşımla birlikte söz konusu köye gittik. Bir gün boyunca kahve kahve dolaştık, bölgedeki arkeolojik alanları gezdik. Resmi makamlar arandı, yetkililerle konuşuldu ama santrali yapacak firmanın adı netleşmedi. İki üç günlük bir çabadan sonra haber hazır hale geldi. O sıralar çalıştığım gazetenin enerji alanında faaliyet gösteren bir şirkete satılacağı haberleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bir başka söylenti de aynı firmanın Yatağan’daki santrale talip olduğu yönündeydi. Elimdeki bilgiler bunun çok zayıf bir ihtimal olduğunu gösterse de gazetedeki müdürlerim bu ihtimal nedeniyle haberi yayımlamaktan vazgeçtiler. Bu sermaye-enerji-medya ilişkisine bir örnek ama söz konusu şirketin hükümete yakın olması nedeniyle siyasi boyutu da vardı. Siyaset ile enerji ilişkisi de pek farklı değil. Siyasetçiyi rahatsız edecek enerjiyle ilgili bir haber veya yazı medya kuruluşlarının bağımsız olmaması nedeniyle yayımlanmayabilir. Yazı işlerinin onay vermesine rağmen, haberden memnun olmayan siyasetçilerin telefonlarıyla işlerine veda etmek veya uyarı almak zorunda kalan gazeteciler biliyorum. Enerji sektöründe lobilerin siyasetçileri etkilemeye çalışması da zaten yeni bir şey değil. Bu konuda batıdaki lobi faaliyetleriyle Türkiye’dekileri birbirine karıştırmamak lazım. Dışarıda lobi faaliyetleri biraz daha “efendice” yapılıyor. Birlikler, dernekler aracılığıyla yürüyor. Ali Babacan’ın temiz enerjiye onay verip vermeme konusunda Shell’e, Amerikan Enerji Ajansı ve BP’ye danıştığını açıklaması da yine siyaset-enerji ilişkisi için bir başka örnek.

Nükleer enerji karşıtı yazılarınızda bilimsel kaynak göstermeye dikkat ediyorsunuz? Sizin bu dikkatiniz Türk basınında enerji konusunda yazan ünlü gazetecilerde pek görünmüyor. kw ile kwh arasındaki farkı bilmeyen medya mensupları hakkındaki görüşleriniz nedir? Medya’da enerji haberleri nasıl yapılıyor?

Türkiye’de gazetecilik bitti. Açık ve net yazmak lazım. Gazetecilik, kalabalık bir telefon defteriyle sınırlı bir şey değildir. Gazeteciler de “ayaklı teyp” değiller ama şimdi öylesi makbul. Teyp soru sormaz, sadece kaydeder. Duyduğunu, doğru ya da yanlış, sorgulamadan yazan gazeteciler seviliyor bu ülkede. Hâlbuki gazeteci yazdığı konuyu bilecek, bilmek zorunda. Türkiye’de ekonomi gazeteciliği özellikle sorunlu. Yapılan haberler reklam verenleri incitmeme temelinde kurgulanıyor. Medya patronunun ticari ilişkileri sizin kime dokunup, kime dokunamayacağınızı belirliyor. Bir de bilgi yetersizliğiyle ilgili bir sorun var. Dünyada nükleer atıklara ait son depolama alanı yok ama siz bunu bilmezseniz, “nükleer atıkları gömüyoruz, hiç sorun yok” diyen birinin demecini olduğu gibi yazarsınız. Bir toplantıda Fatih Birol, Çin Kyoto’ya imza atmadı demişti, kalkıp bir soruyla düzeltmek zorunda kaldım. Eminim ben o müdahaleyi yapmasam ertesi gün tüm gazetelerde Çin Kyoto’ya imza atmadı, biz niye atalım diye yazılar çıkacaktı. İklim konusunu hiç açmayalım zaten. Sistem aslında şöyle işlemeli. Enerji, çevre gibi her konuda uzman bir editörünüz olmalı. Muhabirinizin getirdiği haberi zenginleştirmeli, düzeltmeleri yapmalı, manipülasyonları önlemeli. Gerektiğinde de yorum içeren haberler kaleme almalı. Bu kişi kendini durmadan eğitmeli. Saygın medya kuruluşlarında bu iş böyle yapılıyor. Bizde ise, kabaca anlatırsam, tanıdık bir profesör veya sektör temsilcisi aranıyor, o ne derse yazılıyor.

Özgür Gürbüz savunduğu fikirleri kendi özel hayatında da uygulamaya dikkat ediyor mu? Bu konuda neler yapıyor veya yapamıyor?

Evimde daha az enerji tüketme konusunda başarılı bir kampanya yürüttüğümü söyleyebilirim. Çin’e gitmeden önce, radyatör arkası panolar, apartmanın dış cephesinin bir bölümüne yapılan yalıtım ve 21 dereceye sabitlenmiş kış sıcaklığıyla doğalgaz faturalarını en soğuk aylarda bile 100 TL’nin altında veya civarında tutmayı başarmıştım. 75 metrekarelik, ön ve arka cephesi yalıtımsız bir daire için fena değil bu sonuç. Elektrik ve su faturalarım da imrenilecek düzeyde diye düşünüyorum. Enerjiyi verimli kullanan ev aletleri, verimli ampuller ama daha önemlisi az tüketim sayesinde oluyor bunlar. Basit yaşamaya çalışıyorum. Kâğıt ve plastik çöpleri ayrılıyor, naylon torba almaktan kaçınılıyor, toplu ulaşım tercih ediliyor. Hayatımda sadece 1 haftalığına otomobil sahibi oldum, onu da 1 metre bile sürmedim. Çalındı, öğrenemedim kullanmayı. Sevmedim de zaten. İlla motorlu bir araç olacaksa motosiklet olur, bisiklet ise çocukluktan beri sevdam. Tüketmediğim ürünler markalar da var. Hayvan sirklerine gitmem, altın ticareti yapmam. Lüks lokantaları hiç sevmem, yemek için değil yaşamak için yerim. En büyük sorunum uçak seyahatlerini azaltamamak şu anda. Çin’de çalışmak da hiç iyi gelmedi. Hayalim, enerjisini kendi kaynaklarından karşılayan bir evde oturmak ama o kadar param olur mu bilemiyorum.

2023 yılında nasıl bir Türkiye, nasıl bir dünya sizi mutlu eder? 

Enerji yoğunluğunu en az yarı yarıya düşürmüş, ciddi yenilenebilir enerji kapasitesine ulaşmış, akıllı şebeke ağını kurmaya başlamış, nükleersiz, karbon emisyonlarını azaltan, haftada 30 saat çalışılan, savaşsız, bireysel özgürlüklerin kısıtlanmadığı bir ülke beni mutlu eder.

About author

Ahu Binici
Ahu Binici 1369 posts

Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu olan Ahu Binici, Alternatif Enerji Platformu’nun kurucu ortaklarından olup, aynı zamanda Alternatifenerji.com’un sosyal medya yöneticiliğini yapmaktadır. TemizDünya Ekolojik Yatırımlar Ltd. Şti.’de 4 yıl boyunca çeşitli Birleşmiş Milletler, Kalkınma Ajansı gibi çeşitli kurumların işbirliğinde gerçekleştirilen ekoloji, temiz enerji ve farkındalık projelerinde proje koordinatörlüğü yapmıştır. Bugüne kadar çevre alanında çalışan farklı STK’larda gerçekleştirilen projelerde görev almıştır. Genç Çevre Girişimi Platformu’nun ve Denge Ekoloji Derneği kurucu üyesi ve Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi Genç Delege’sidir. Silikon Vadisi kurumu Founder Institute tarafından desteklenen Ecotrend Yaşam Stili Platformu’nun ve Ecoana'nın kurucu ortağıdır.

You might also like

HABERLER

Doğu Marmara’ya Temiz Üretim Dopingi

Yeni mali destek programı başlatan Doğu Marmara Kalkınma Ajansı MARKA, bölgede yer alan iller kapsamında faaliyet gösteren KOBİ’ler ve kâr amaçlı kooperatiflerin “temiz üretim” kapsamındaki projelerini kabul etmeye başladı. Toplam

RÖPORTAJLAR 0 Comments

“Elektrikli Otomobil Üretmek İçin Yola Çıkan Markalar Elektrikli Araçların Gelişimini Domine Ediyor”

TEHAD Başkanı Berkan Bayram: “Sektör açısından baktığımız zaman, elektrikli araçların gelişimini domine eden asıl faktörler, bildiğimiz küresel otomotiv markalarından ziyade, son 20 yıl içerisinde doğmuş ve gelişmiş olan ve sadece

RÖPORTAJLAR

“Avrupa PV Pazarı Sadece Şu 3 Koşulu Yerine Getirirse Yaşayabilir…”

TIREC 2012’de tanıştığımız güneş santrallerine anahtar teslimi EPC (mühendislik, tedarik ve inşaat) hizmeti veren  NRG Agrivis’in kurucusu ve CEO’su Alessandro Cremonesi, aynı zamanda IFI (İtalyan Fotovoltaik Endüstrisi) başkanı olması sıfatıyla ,

0 Comments

No Comments Yet!

You can be first to comment this post!

Leave a Reply